29 Aralık 2020 Salı

 

                                                    DİZİ VE FİLMLER İÇİN

            Diziler, filmler, tiyatrolar hayatın içinde insanı insana anlatan müthiş bir sanatın ürünüdür; sanatın kendisidir dolayısıyla. Günlük hayat telaşı, zorlu iş dünyası ve çeşitli sorumluluk içinde insanın bir şekilde kendisini eğlendirmeye ve hatta bulunduğu konumdan anlık da olsa uzaklaştırmaya yarayan şeylere her zaman ihtiyacı vardır. Bazen ciddi ciddi ayrı bir âlemden bakmak ister hayata. Bir kaçış arzusudur bu. Gerçek hayat dinamiği o kadar yavan ve tatsız gelir ki, o kadar cansız bir koşuşturma içine sokar ki insanı; zaman olur kendini bile dinlemediğini anlar, kalbinin ve beyninin ne için yaşadığını, nerede durduğunu ve nereye akacağını bilmeden sadece bir şeyler yaptığının farkında olur insan. Kendine dışarıdan bakabilmenin bir fırsatı vardır; onu bulur, ona sığınır.

            İnsanı insana anlatmakla görevli bir konum vardır oyunculuk adı altında. Televizyon ekranında yahut bir perde arkasında sergilenen bu sanat, -evet, bir sanattır bu- yıllardır insanların vazgeçilmez bir tutkusu olmuş, onlara insanın vasıflarını, meziyetlerini, zaaflarını ve hatta sınırlarını görmesinde yardımcı olmuş en iyi rehberlerden biri durumuna gelmiştir. Bir kaçış arzusu insana beklediğinin de ötesinde fayda sağlamış, insanca yaşamanın hiç de zor olmadığını, sadece insanlığımızın maddi manevi her türlü güce sahip olduğunu kavramanın yeterli olabileceğini gösterebilmiştir. Bu benim kişisel görüşüm belki, ama çoğu insanın böyle düşündüğünü zannediyorum. Her zevk ve estetik rengimiz farklı olabilir, fakat herkeste olan bir organizma var. Herkeste amacı aynı olan bir kalp ve beyin var. İyiliği ve kötülüğü beraber tartabilecek bir vicdan varlığına sahibiz. Sadece bunu çalıştırmak veya çalıştırmamak meselesidir farkı ortaya koyan.

            Sanatın sadece estetikten sorumlu bir yapıya sahip olmadığı, mesajların en iyi ileti yolu olduğunu göremeyen yoktur diye düşünüyorum. Örneğin Namık Kemal, tiyatro cephesinden bu faydanın altını çizen özel bir kalemdir. Kurgular; dizileri, filmleri, tiyatroları ne kadar hayat dışında, gerçekten uzak ve yaşanması büyük olasılıkla zor durumları yansıtıyor gösterse de aksine onların hayatı şekillendirmeye yaradığını algılamak için onlara biraz zaman ayırmakta fayda vardır. Yemek yerken, bulaşık yıkarken, temizlik yaparken bırakın televizyon açık kalsın. Hatta dost muhabbeti sırasında anlık sessizliklerde biraz gözünüzü televizyona çevirin, bir dizinin yayınlandığı kanallardan birini açık tutun ve birkaç saniye diyalog dinleyin. Biraz kendiniz dışındaki insanların da konuşmalarını, hayat tecrübelerini dinleyin. Dizi ve filmler, merak edip gittiğiniz oyunlar, kişiliğinize ve sanat bakışınıza ne kadar fayda sağlayacak. Birkaç saat kendinizi unutup dinlediğiniz insan düşünceleri veya dış sesleri, ne kadar dinlendirecek kalbinizi ve beyninizi. Bir cam veya perde arkasından seyrettikleriniz, bir başka hayat dinamiği, aslına bakılırsa hayatın bir başka rengi ve ritmidir. Sevdiğiniz bir dizi olur; oradaki başkarakterlerden birinin içinde yaşadığı bocalama, karmaşık duygular ve kararsızlık anları, sizi de etkileyip içine almaz mı? Sonra kendinizi çoğunlukla o karakterle birlikte bu bocalamayı yaşar bulursunuz. Onunla beraber düşünürsünüz, onunla birlikte yanılırsınız hatta. Birkaç saat kendini unutup o karaktere yoğunlaştığını bizzat fark edersin. Sonra da aslında kendini hatırlaman gerektiğini anlarsın. Böyle bir iyilik, dizi sanatının, televizyon gerçekliğinin kişiye sunduğu faydalardan sadece bir tanesi ve belki de en önemlisidir.

            Tecrübe ettiğim bir şeydir, çoğu kez bir dizi oyuncusuyla tek taraflı bir dostluğunuz olur. Onun hüznü senin hüznün, sevinci sevincin olur. Peki nasıl becerir bir oyuncu bunu? Veya bir seyirci nasıl olur da bu kadar bağlılık kurar bir oyuncuyla. Burada etkili olan samimiyet değil de nedir? Demek ki oyuncu oynamıyor, yaşıyor. Gündelik çevrende o kadar insan görürsün; onların sözleri, gülüşleri veya acıları bile bu kadar gerçek ve canlı değildir. Asıl oynayan, çevrendeki, yakınındaki insanlar diye düşünürsün. Canlı canlı yanında gördüğün bedenlerden çıkan sesler, bu samimiyeti sana hissettirmiyorsa onlar yaşamıyor, vasıflarının hakkını vermiyorlardır. İnsanın hayatında gerekli olan şey işte bu “insan” gerçeğini yakalamak ve yaşamaktır. Kuru varlıklar değiliz. Bir filme, diziye ihtiyaç duymak, demek ki en başta insan aramak gerçeğinden başkası değilmiş. Duyguların varsa insanca, düşüncelerin varsa insanca vuku bulmalı benliğinde. Madem bir arayış bu yaptığımız, o zaman anlıyoruz ki diziler ve filmler de bu arayışın farkında olan zihniyetin ürünü. Bence sanatların en kıymetli olanlarından başı çeken.

Gizem ULUKAN CEYLAN

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

  SANAT ÜZERİNE             Sanatı basitleştirmeyelim, sanat basit değildir. Sanatı basitleştirmek insanı basitleştirmektir. Onu yaratan,...