DİZİ
VE FİLMLER İÇİN
Diziler, filmler, tiyatrolar hayatın
içinde insanı insana anlatan müthiş bir sanatın ürünüdür; sanatın kendisidir
dolayısıyla. Günlük hayat telaşı, zorlu iş dünyası ve çeşitli sorumluluk içinde
insanın bir şekilde kendisini eğlendirmeye ve hatta bulunduğu konumdan anlık da
olsa uzaklaştırmaya yarayan şeylere her zaman ihtiyacı vardır. Bazen ciddi
ciddi ayrı bir âlemden bakmak ister hayata. Bir kaçış arzusudur bu. Gerçek
hayat dinamiği o kadar yavan ve tatsız gelir ki, o kadar cansız bir koşuşturma
içine sokar ki insanı; zaman olur kendini bile dinlemediğini anlar, kalbinin ve
beyninin ne için yaşadığını, nerede durduğunu ve nereye akacağını bilmeden
sadece bir şeyler yaptığının farkında olur insan. Kendine dışarıdan bakabilmenin bir
fırsatı vardır; onu bulur, ona sığınır.
İnsanı insana anlatmakla görevli bir
konum vardır oyunculuk adı altında. Televizyon ekranında yahut bir perde
arkasında sergilenen bu sanat, -evet, bir sanattır bu- yıllardır insanların
vazgeçilmez bir tutkusu olmuş, onlara insanın vasıflarını, meziyetlerini,
zaaflarını ve hatta sınırlarını görmesinde yardımcı olmuş en iyi rehberlerden
biri durumuna gelmiştir. Bir kaçış arzusu insana beklediğinin de ötesinde fayda
sağlamış, insanca yaşamanın hiç de zor olmadığını, sadece insanlığımızın maddi
manevi her türlü güce sahip olduğunu kavramanın yeterli olabileceğini
gösterebilmiştir. Bu benim kişisel görüşüm belki, ama çoğu insanın böyle
düşündüğünü zannediyorum. Her zevk ve estetik rengimiz farklı olabilir, fakat
herkeste olan bir organizma var. Herkeste amacı aynı olan bir kalp ve beyin
var. İyiliği ve kötülüğü beraber tartabilecek bir vicdan varlığına sahibiz.
Sadece bunu çalıştırmak veya çalıştırmamak meselesidir farkı ortaya koyan.
Sanatın sadece estetikten sorumlu
bir yapıya sahip olmadığı, mesajların en iyi ileti yolu olduğunu göremeyen
yoktur diye düşünüyorum. Örneğin Namık Kemal, tiyatro cephesinden bu faydanın
altını çizen özel bir kalemdir. Kurgular; dizileri, filmleri, tiyatroları ne
kadar hayat dışında, gerçekten uzak ve yaşanması büyük olasılıkla zor durumları
yansıtıyor gösterse de aksine onların hayatı şekillendirmeye yaradığını
algılamak için onlara biraz zaman ayırmakta fayda vardır. Yemek yerken, bulaşık
yıkarken, temizlik yaparken bırakın televizyon açık kalsın. Hatta dost
muhabbeti sırasında anlık sessizliklerde biraz gözünüzü televizyona çevirin,
bir dizinin yayınlandığı kanallardan birini açık tutun ve birkaç saniye diyalog
dinleyin. Biraz kendiniz dışındaki insanların da konuşmalarını, hayat
tecrübelerini dinleyin. Dizi ve filmler, merak edip gittiğiniz oyunlar,
kişiliğinize ve sanat bakışınıza ne kadar fayda sağlayacak. Birkaç saat
kendinizi unutup dinlediğiniz insan düşünceleri veya dış sesleri, ne kadar
dinlendirecek kalbinizi ve beyninizi. Bir cam veya perde arkasından seyrettikleriniz,
bir başka hayat dinamiği, aslına bakılırsa hayatın bir başka rengi ve ritmidir.
Sevdiğiniz bir dizi olur; oradaki başkarakterlerden birinin içinde yaşadığı
bocalama, karmaşık duygular ve kararsızlık anları, sizi de etkileyip içine
almaz mı? Sonra kendinizi çoğunlukla o karakterle birlikte bu bocalamayı yaşar
bulursunuz. Onunla beraber düşünürsünüz, onunla birlikte yanılırsınız hatta.
Birkaç saat kendini unutup o karaktere yoğunlaştığını bizzat fark edersin.
Sonra da aslında kendini hatırlaman gerektiğini anlarsın. Böyle bir iyilik,
dizi sanatının, televizyon gerçekliğinin kişiye sunduğu faydalardan sadece bir
tanesi ve belki de en önemlisidir.
Tecrübe ettiğim bir şeydir, çoğu kez
bir dizi oyuncusuyla tek taraflı bir dostluğunuz olur. Onun hüznü senin hüznün,
sevinci sevincin olur. Peki nasıl becerir bir oyuncu bunu? Veya bir seyirci
nasıl olur da bu kadar bağlılık kurar bir oyuncuyla. Burada etkili olan
samimiyet değil de nedir? Demek ki oyuncu oynamıyor, yaşıyor. Gündelik çevrende
o kadar insan görürsün; onların sözleri, gülüşleri veya acıları bile bu kadar
gerçek ve canlı değildir. Asıl oynayan, çevrendeki, yakınındaki insanlar diye
düşünürsün. Canlı canlı yanında gördüğün bedenlerden çıkan sesler, bu
samimiyeti sana hissettirmiyorsa onlar yaşamıyor, vasıflarının hakkını
vermiyorlardır. İnsanın hayatında gerekli olan şey işte bu “insan” gerçeğini
yakalamak ve yaşamaktır. Kuru varlıklar değiliz. Bir filme, diziye ihtiyaç
duymak, demek ki en başta insan aramak gerçeğinden başkası değilmiş. Duyguların
varsa insanca, düşüncelerin varsa insanca vuku bulmalı benliğinde. Madem bir
arayış bu yaptığımız, o zaman anlıyoruz ki diziler ve filmler de bu arayışın
farkında olan zihniyetin ürünü. Bence sanatların en kıymetli olanlarından başı
çeken.
Gizem ULUKAN CEYLAN
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder