7 Temmuz 2021 Çarşamba

  SANAT ÜZERİNE

           Sanatı basitleştirmeyelim, sanat basit değildir. Sanatı basitleştirmek insanı basitleştirmektir. Onu yaratan, ona büyük meziyetler verip onu yücelten, ona üstün sıfatlar bağışlayan yüce yaratıcıyı, kudretli sanatçıyı basitleştirmektir. Sanatı basitleştirmek insanı görmemektir. O büyük varlığın değerini kavrayamamaktır; insan ki yaratılmışların en şereflisi ve eşsizidir. Sanat herhangi bir şey değildir. Herhangi bir şey olduğunu varsayalım; bir kaya dibinde tesadüfî olarak bitmiş olan ottan, çiçekten ne farkı olurdu insanın? Oysaki her canlıya verilen meziyet başkadır. Nasıl olur da bir sanat eseri insanı diğer varlıklarla kıyaslayabiliriz?

Sanat, sanat doğurmuştur. Konservatuvar, resim, sinema, edebiyat, mimari; hatta biyoloji, jeoloji, tıp; herhangi bir şey midir? Hepsi temelde bir insan bilimidir. İnsanı insana anlatmak sanatıdır. Dolayısıyla sanat yapmak ve sanatı tanıtmaktır. Bugün bu değerli alanları bir diğerinden üstün tutmak cehaletine kapılırsak, insan denen donanım abidesini parçalara bölmüş ve her bir parçasını diğerinden mahrum etmiş olacağız! Bugün bizler bilimle sanatı, ­-özelde edebiyatı, estetiği- birbiriyle yarıştırma saplantısına ve yanlışlığına düşüyorsak yine bir basitleştirme bilinçsizliğine hapsolmuşuzdur.

Bir ilim âlemi insan, sanatla yoğrulup vücuda geldiği için bir âlem, bir insan olmuştur. Bu hakikati birden fazla sözüyle bizlere izah eden büyük mutasavvıf Hünkâr Hacı Bektaşi Veli’yi anmadan geçmeyelim. Âlimimiz diyor ki: “Okunacak en büyük kitap insandır.”. Ne büyük ve ne tılsımlı bir ifade değil mi? Âlem fikirsiz olmaz, ilim bilmeden dünya kurulamaz; sanatla kuşanmış olmasa duyarlı, vicdanlı olamaz. Doğal olarak bilimle sanat yan yana nefes almasa bir dünya düzeni söz konusu olamazdı. Bilmek ve hissetmek meselesi... daha ne kadar açık anlatılabilir ki?

                                                                                                                       Gizem ULUKAN  CEYLAN

27 Şubat 2021 Cumartesi

 

SENİ TETİKLEYENE KULAK VER

Merak duygusu, insanın ne olursa olsun geri duramadığı en baskın duygulardan biridir. Sürekli bilmek, araştırmak isteği içerisinde olmamız, bu amaca hizmet eden her türlü eylemlerimizi muvaffakiyetle buluşturmamızda oldukça yeterli bir güce sahiptir diyebilirim. Merak ettiğimiz bir şey, bir kişi veya bir yer olabilirken geniş yelpazede kocaman bir kültür olabilmektedir. Yalnızca kendi ülkemizin diğer bölgelerini bile büyük bir merakla uzun uzadıya incelemek gayreti, tekrar eden hâliyle bizi sarabiliyorken; başka ülkelerin soluduğu hava ve milletinin sahip olduğu değerler, her halükârda yoğun ilgimizi ve derin dikkatimizi çekebilmektedir.

Bu merak duygusunun tatmin edilmesinin de birçok yolu vardır. Herkes oturduğu yerden birden kalkıp yola koyulamaz tanımak istediği yeri görmek, gezmek için. Artık internetin kolaylıkla ulaşamadığı bir şey kalmamış gibi. İnsanlar öğrenmek istediği her şeyi oturduğu yerde internet vasıtasıyla öğrenebilmek imkanına sahip olup çeşitli toplumların ve coğrafyaların yaşam koşullarını, inançlarını, sanat anlayışlarını, tüm değer yargılarını öğrenebilirler. Peki bu merak duygusu, kendi kendine oluşan bir şey mi? Her duyguda olduğu gibi bu duygu da bir tetikleyici güçle uyanır. Kendimden örnek vereyim. Kitap okumak, müzik dinlemek, film ve dizi seyretmek, en çok hoşlandığım alışkanlıklarımdan biridir. Düzenli takip ettiğim diziler ve devamlı olarak –her gün veya her hafta- dinlediğim müzik tarzları, her ay elime aldığım bir yeni kitap; kendi dünyama özel tatlar katan, o dünyamda yarattığı renk ve zevk cümbüşüyle zengin anlamlar inşa eden kıymetlerdir. Bu etkilerle gelişen bir de araştırma isteği uyanır içimde. Beni böylesine içine çeken kimya, elbet başka derinlikleri keşfedebilmeme de kaynaklık edecektir.

Üniversiteye yeni başladığım yıl, teyzemin tavsiyesiyle tanıştığım Hint filmleriyle başka bir aydınlanma yaşamıştı beynim. Kalben ve ruhen bir bağlanma hissettim bu filmlere. Senaryoları, kurulan cümleler, söylenilen şarkılar ve kullanılan melodiler, oyuncu performansları ve daha birçok özellikleriyle ilgimi toplayan bu filmler, devamında Hint oyuncularının hayat hikayelerini araştırmamla birlikte, Hint kültürüyle ilgili birçok şeyi de öğrenmeme kadar uzanan bir yolu önüme getirdi. Bir edebiyatçı olarak Sebki Hindi akımı diye bir üslubu da tanıyınca bildiklerimle bu yenisi arasında bağlantı kurabilmiş oldum. Duygu ve anlam derinliğinin yoğun işlendiği Sebki Hindi şiirleri, barındırdığı sembollerle ve mecazlarla insanı düşünmeye sevk ediyor. Anlaşılması güç görülen tamlamalar ve kalıp ifadeler, ilk aşamada beyni ne kadar yorsa da içerdiği derin mana ve saklı hikaye, aydınlığa çıktıktan bir zaman sonra gönlü sarsan ve büyüleyen birer güzelliğe dönüşüyor. Bir şiir örneği verebilirdim şimdi fakat sizi bu yönde araştırmaya yönlendirmek isterim. Bu üslubu tanımak isteyen harekete geçebilir. Asıl dönmek istediğim konu, keşif dünyamızı genişletebileceğimizdir. Öğrenmenin verdiği zevk, tartışmasız sınırsızdır. Bilmek, kişiye değer katar. Boş çuval dik durmaz, diye bir söz var ya hani, insanoğlu kendini boş bırakmamalıdır. İnsan olarak birbirimize katabileceğimiz birçok şey var. Bunların en başında da bilgi gelir. Mevlana’nın bu konuda söylediği o muhteşem söz aklıma gelmişken söyleyeyim: Bir mum, diğer mumu tutuşturmakla ışığından bir şey kaybetmez.

Gizem ULUKAN CEYLAN


29 Aralık 2020 Salı

 

                                                    DİZİ VE FİLMLER İÇİN

            Diziler, filmler, tiyatrolar hayatın içinde insanı insana anlatan müthiş bir sanatın ürünüdür; sanatın kendisidir dolayısıyla. Günlük hayat telaşı, zorlu iş dünyası ve çeşitli sorumluluk içinde insanın bir şekilde kendisini eğlendirmeye ve hatta bulunduğu konumdan anlık da olsa uzaklaştırmaya yarayan şeylere her zaman ihtiyacı vardır. Bazen ciddi ciddi ayrı bir âlemden bakmak ister hayata. Bir kaçış arzusudur bu. Gerçek hayat dinamiği o kadar yavan ve tatsız gelir ki, o kadar cansız bir koşuşturma içine sokar ki insanı; zaman olur kendini bile dinlemediğini anlar, kalbinin ve beyninin ne için yaşadığını, nerede durduğunu ve nereye akacağını bilmeden sadece bir şeyler yaptığının farkında olur insan. Kendine dışarıdan bakabilmenin bir fırsatı vardır; onu bulur, ona sığınır.

            İnsanı insana anlatmakla görevli bir konum vardır oyunculuk adı altında. Televizyon ekranında yahut bir perde arkasında sergilenen bu sanat, -evet, bir sanattır bu- yıllardır insanların vazgeçilmez bir tutkusu olmuş, onlara insanın vasıflarını, meziyetlerini, zaaflarını ve hatta sınırlarını görmesinde yardımcı olmuş en iyi rehberlerden biri durumuna gelmiştir. Bir kaçış arzusu insana beklediğinin de ötesinde fayda sağlamış, insanca yaşamanın hiç de zor olmadığını, sadece insanlığımızın maddi manevi her türlü güce sahip olduğunu kavramanın yeterli olabileceğini gösterebilmiştir. Bu benim kişisel görüşüm belki, ama çoğu insanın böyle düşündüğünü zannediyorum. Her zevk ve estetik rengimiz farklı olabilir, fakat herkeste olan bir organizma var. Herkeste amacı aynı olan bir kalp ve beyin var. İyiliği ve kötülüğü beraber tartabilecek bir vicdan varlığına sahibiz. Sadece bunu çalıştırmak veya çalıştırmamak meselesidir farkı ortaya koyan.

            Sanatın sadece estetikten sorumlu bir yapıya sahip olmadığı, mesajların en iyi ileti yolu olduğunu göremeyen yoktur diye düşünüyorum. Örneğin Namık Kemal, tiyatro cephesinden bu faydanın altını çizen özel bir kalemdir. Kurgular; dizileri, filmleri, tiyatroları ne kadar hayat dışında, gerçekten uzak ve yaşanması büyük olasılıkla zor durumları yansıtıyor gösterse de aksine onların hayatı şekillendirmeye yaradığını algılamak için onlara biraz zaman ayırmakta fayda vardır. Yemek yerken, bulaşık yıkarken, temizlik yaparken bırakın televizyon açık kalsın. Hatta dost muhabbeti sırasında anlık sessizliklerde biraz gözünüzü televizyona çevirin, bir dizinin yayınlandığı kanallardan birini açık tutun ve birkaç saniye diyalog dinleyin. Biraz kendiniz dışındaki insanların da konuşmalarını, hayat tecrübelerini dinleyin. Dizi ve filmler, merak edip gittiğiniz oyunlar, kişiliğinize ve sanat bakışınıza ne kadar fayda sağlayacak. Birkaç saat kendinizi unutup dinlediğiniz insan düşünceleri veya dış sesleri, ne kadar dinlendirecek kalbinizi ve beyninizi. Bir cam veya perde arkasından seyrettikleriniz, bir başka hayat dinamiği, aslına bakılırsa hayatın bir başka rengi ve ritmidir. Sevdiğiniz bir dizi olur; oradaki başkarakterlerden birinin içinde yaşadığı bocalama, karmaşık duygular ve kararsızlık anları, sizi de etkileyip içine almaz mı? Sonra kendinizi çoğunlukla o karakterle birlikte bu bocalamayı yaşar bulursunuz. Onunla beraber düşünürsünüz, onunla birlikte yanılırsınız hatta. Birkaç saat kendini unutup o karaktere yoğunlaştığını bizzat fark edersin. Sonra da aslında kendini hatırlaman gerektiğini anlarsın. Böyle bir iyilik, dizi sanatının, televizyon gerçekliğinin kişiye sunduğu faydalardan sadece bir tanesi ve belki de en önemlisidir.

            Tecrübe ettiğim bir şeydir, çoğu kez bir dizi oyuncusuyla tek taraflı bir dostluğunuz olur. Onun hüznü senin hüznün, sevinci sevincin olur. Peki nasıl becerir bir oyuncu bunu? Veya bir seyirci nasıl olur da bu kadar bağlılık kurar bir oyuncuyla. Burada etkili olan samimiyet değil de nedir? Demek ki oyuncu oynamıyor, yaşıyor. Gündelik çevrende o kadar insan görürsün; onların sözleri, gülüşleri veya acıları bile bu kadar gerçek ve canlı değildir. Asıl oynayan, çevrendeki, yakınındaki insanlar diye düşünürsün. Canlı canlı yanında gördüğün bedenlerden çıkan sesler, bu samimiyeti sana hissettirmiyorsa onlar yaşamıyor, vasıflarının hakkını vermiyorlardır. İnsanın hayatında gerekli olan şey işte bu “insan” gerçeğini yakalamak ve yaşamaktır. Kuru varlıklar değiliz. Bir filme, diziye ihtiyaç duymak, demek ki en başta insan aramak gerçeğinden başkası değilmiş. Duyguların varsa insanca, düşüncelerin varsa insanca vuku bulmalı benliğinde. Madem bir arayış bu yaptığımız, o zaman anlıyoruz ki diziler ve filmler de bu arayışın farkında olan zihniyetin ürünü. Bence sanatların en kıymetli olanlarından başı çeken.

Gizem ULUKAN CEYLAN

8 Aralık 2020 Salı

 

            Okuyanın elinden almayacaksın kitabını! Çalmayacaksın o keyifli anlarını, bozmayacaksın huzurunu. İnsan olmak okumayı gerektirir; okumak isteği, insan olmak isteğiyle eşdeğer ve o isteğin direttiği bir şeydir. Alma o kitabı insanın elinden; bırak insan olsun hakkıyla. O kadar aranılır bir şey oldu ki “gerçek insan”, korkuyor kalpler ve birkaç meraklı kalabalık; ya kayıp giderse bu yaratı?

             Kıymeti unutmuş, hatta kıymet nedir bilmemiş “insan görünen” varlıklar; kaygısız, ruhsuz ve kalpsiz bir soy devam ettirecek ve tüm “gerçek insan” soyu, yok olmayla karşı karşıya gelmeyi göze alacak öyle mi? Kötülük kazansın, diyecek kadar kafayı yemedi bu yaratı! Bir imtihandır tüm çirkin fikrin insanları; iyileri parlatmak için bir bahane ve doğa parçasıdır. Âlim bir tabiatın sana sunduğu, hep bir kolaylık ve somut değerde güzellikler olsaydı, şükrü de unuturdun mücadeleyi de. Terlemek ve o teri silip tekrar yorulmayı göze almaktır hayat. Okumanın verdiği yorgunlukla gözlerindeki ağrıya rağmen vazgeçmediğin bu “insanlık doğası”, ne kadar da büyük bir fazilet, ne büyük şans.

            Okuyanın elinden alma o kitabı; telafisi olmayan belaya çarpar da kurtarıcı ararsın yanında, arkanda, sokakta, rüyanda! Hayrı ve dehayı öldüren bir şey varsa kendi elinle yaptığındır. Bu âlemin ne ile düzene girdiğini unutma. Dilini oku, dilini söyle ve düşüncelerine ilmi giydir. Basit bir kitap değildir okuduğun; bir dilin var olduğunu, o dilin hükmettiği yaşam biçiminin özünü kavramak fırsatıdır.

Gizem ULUKAN CEYLAN

           

15 Ekim 2020 Perşembe

 

    Televizyonda ne zaman bir edebiyat söyleşisi görsem tüm insan yüzümle yönümü oraya çeviririm; insanlığımızı hatırlamak için bir fırsat ve hikmetli bir köprüdür edebiyat. Unuttuğumuz, belki de hiç fark edemediğimiz gerçeklerin yüzümüze naifçe ama tüm dokundurucu haliyle çarptığı bir andır edebiyatın tenden ruha geçtiği safha. Sonra geç kaldığımı hissederim. Edebiyata bu kadar yakınken nasıl da uzak kaldığıma hayıflanır dururum. Günlük meşguliyetler, öncelik ev işleri, aile içi sorumluluklar, -ama tabii ki haklı sorumluluklar bunlar- hepsi bir olur, kendine yönelme doğana fırsat vermezler ne yazık ki. Edebiyat da çok açık ki kendine yönelme gerektirir. İnsan yüzünü hatırlamazsa insan, asıl işlevini kaybetmeye başlamış birer makinadan farksız olur kanımca; yazık olur. Milyonlarca insanın insan olarak dolaşıp da “gerçek insan”ı bilmemesi ne acıdır oysaki. Bilmeye, insan olmaya bir köprü ve çoğu kez de insanın mimarıdır edebiyat.   

         Bizler koca günümüzün bir parçacığını, dünya onuru kitaplara ayırmazsak eksik öleceğiz. Keşke dememek için ve yarı insan doğduğumuz bu dünyada tam “insan” ölebilmek için lütfen edebiyatımızın yapıtlarını okuyalım.

Gizem ULUKAN CEYLAN 

27 Eylül 2020 Pazar

     

            
      Özgür olmayan bir beyinden verim bekleyemezsiniz. Sadece para kazanmak amacını dayattığın her insan, hayatın kör bir gözü ve sağır bir dili olurken mankurtlaşmış bir soyu var etme girişiminden başka bir şey olmaz yapılanlar. Sanatı, yeteneği ve ilgiyi görmezden gelmek, hakiki bir bilinç kaybı ve ağır bir hayat vakasıdır. Özgür bir beyin gerçeğini kavrayamamak insanlığın bir çeşit yasallaşmış hatası gibi bir şeydir. Bunu en can alıcı hâliyle vurgulayanların ne yazık ki en talihsiz sıkıntılarla harap olduklarını görüyoruz; çok üzücü. Doğanın bir yasası varsa toplumun da bin yasası var; insanlar arası bir çarpışmaya meydan verse de mümkünü yok karşı gelemezsin, gelmemelisin. Sıkıntılar değil mi yaratıcılığın temelini döşeyen? Sorunsuz bir hayatı kim ciddiye alırdı? Toplum düzeni, aykırı bir düşünce ye itiyorsa insanı bunu fenalığa çevirmemek, gürültü çıkarmamak ve salim kafayla yalnızca olumluya yönelmek ve yöneltmek en doğru hareket konumunda sayılmalıdır. Kabullenmenin etkisiyle kalkışılan bu “doğru” diye tanımladığımız girişimler er ya da geç karşılığını bulacak ve insana, çalışmanın, sorgulama ve araştırmanın, üretmenin önünü açacaktır. İşte insan doğasının beklenilen başarısı bu olacaktır. Maddi kaynakları sağlamak, bu şekilde bir yolun başını tutanlara hem teoride hem de pratikte kazandırdığı mutlulukla doğal olarak mümkün olacaktır. Hevesin doruk yaptığı bir anda ortaya çıkan her bir ürün için yüksek başarı; engellenemez, durdurulamaz ve büyümekten asla geri çevrilemez. Bunu kavramak, yasallaşmış her fikrin ve alışılmış her zihniyetin uğradığı bilinç kaybından daha kıymetli ve daha erdemlidir.

                                                                                                                         27 Haziran 2020

                                                                                                                       Gizem ULUKAN           CEYLAN                                                                                                  

  SANAT ÜZERİNE             Sanatı basitleştirmeyelim, sanat basit değildir. Sanatı basitleştirmek insanı basitleştirmektir. Onu yaratan,...